23 Ekim 2026 Cuma

Film - Digger - 2026

 

“Oköy – Ekolojik Yaşam Platformu” ndan arkadaşlar önerdi. İzledim. Çok iyi bir film. ABD - Birleşik Krallık – Meksika ortak yapımı olan film, şu anda vizyonda.

Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu ve diğer senaristlerin yüreğine sağlık.

ABD'nin, devletleri yöneten yönetici sınıfların, kapitalistlerin vahşi ve acımasız yüzünü gözler önüne seriyor.

Böyle iyi bir filmin vizyonda olmasına biraz şaşırdım.

Ne yazık ki gişe hasılatı çok düşük olmuş.

Vizyondaki filmler, çok güzel görsel şovlar sunarken arka planda ABD devleti ve paradigmalarının propagandasını yapıyor çoğunlukla.

Gerçekleri insanın yüzüne çarpan, insanın farkındalık duygularını geliştiren iyi filmler genelde pek vizyona giremiyor ne yazık ki.

Bir yanda devlet yönetici sınıfı ve büyük sermaye, kapitalistler.

Öte yanda Sandy, Ganesh gibi geçimlerini sağlamak için kapitalistlerin şirketlerinde çalışan iyi kalpli, uzman, orta sınıf insanlar.

Filmi izledikten sonra bende pekişen düşünceler şunlar : 

1. Yönetici sınıf ve kapitalistler, vicdansız ve merhametsizdirler.   

Dünyadaki bütün doğal yaşamın varlığını tehlikeye atan büyük bir patlama olmuş. Belki yüzbinlerce insanın ölümüne sebep olabilecek bir iklim felaketine dönüşmesi ihtimali olan bir patlama. Petrol şirketi çevre güvenliği müdürü Ganesh ve arkadaşları, derin bir üzüntü içinde patronu bilgilendiriyorlar.

-         "Ganesh : Efendim ne yazık ki patlama oldu. 37 arkadaşımızı kaybettik. 

-         Digger : Ailelerine tazminat öderiz, hasar ne kadar?

-         Ganesh : Efendim, anlamadım.

-         Digger : Maddi zararımız ne kadar?

-         Ganesh : Biz sadece insanlara, can kayıplarına odaklandık. O kısımla ilgilenmedik." 

      2. Yönetici sınıf ve kapitalistler- bilime ve gerçeğe saygısızdırlar.

Bilimde çoğu zaman pek kesinlik yoktur. Veriler, gözlemler değerlendirilir, yorumlanır ve bazı sonuçlara ulaşılır. Ulaşılan sonuçlar tam kesin değildir. Yeni veriler, yeni bulgular ortaya çıktığında varılan sonuç değişebilir.

Filmde, sahada çalışan uzman bilim insanı, patronlara ve yönetici sınıfa sunum yapıyor.

Bilim insanı, eldeki veriler ışığında olası senaryoları anlatırken doğal olarak farklı ihtimallerin gerçekleşebileceğini söyler. Rüzgarın yönü ve şiddeti, hava durumu, v.s gibi iklim parametrelerinin alabileceği değerlere göre farklı senaryoların gerçekleşebileceğini anlatırken, Devlet Başkanı sözünü keserek çıkışır ;

-        "Sen falcı mısın, bilim adamı mısın? Yok şöyle olursa, eğer böyle olursa, şu mümkün, bu mümkün. Bize kesin ne olacağını söyle."

      3. Yönetici sınıf ve kapitalistler, gerçekleri gizleyemeyeceklerini anladıkları zaman, manipülasyon tekniklerini kullanarak olanları saptırma yoluna giderler. 

     Fransız filozof Jean Baudrillard’ın sözünü ettiği bir simülasyon evreni yaratırlar. Bu evrende gerçeğe ulaşmak nerdeyse imkansızdır.  

Filmde, doğal felaketi gizlemenin mümkün olmadığını anlayan yönetici sınıfın çözümü, hikayeyi değiştirmektir. Doğayı kontrol edemiyorsak söylenenleri, konuşulanları kontrol ederiz. Bazı kelimeleri yasaklarız.

-        "Vatandaşlarımıza istihdam yaratmak, tarımı desteklemek, v.s gibi amaçlarla   Grönland’da petrol üretimi yapıyoruz.

-         Bir doğal felaket oldu. Bu felakete sebep olan şey, Rusların, Çinlilerin şu şu faaliyetleri olabilir. Biz ABD olarak insanları kurtarmak için, dünyayı kurtarmak için çalışıyoruz, çabalıyoruz."

4.      4. Yönetici sınıflar, milliyetçi ve ulusalcı bir kibir içindedirler.  

Bilim insanı, olan patlama sonucu kopan büyük bir buzdağının Avrupa'ya doğru ilerlediğini ve bazı ülkeleri sular altında bırakabileceğini söylüyor. Silahlı kuvvetlerin başı konumundaki general gülerek ;

-         "Bombalarla param parça ederiz. Biz evrendeki en güçlü ordunun sahibiyiz." 

 5.      Yönetici sınıf ve kapitalistler, toplumu kandırmak için düşman yaratırlar.

"Ülkemizi parçalamak için, işgal etmek için bekleyen düşmanlarımız var. Kendimizi korumamız için çok güçlenmemiz, kalkınmamız gerekir. Daha fazla üretmemiz, gelişmemiz gerekir. Aksi halde düşmanlar ülkemizi işgal edecek, insanlarımızı öldürecek, çocuklarımıza Kiril alfabesiyle yazı yazdıracaklar, Çince konuşturacaklar."   

Filmde bana en çarpıcı gelen sahne, Digger'in soruşturma salonunda yaptığı savunma. Söyledikleri tamamen haksız mı? Bence değil.

Biraz da çuvaldızı kendinize batırın diyor Digger. Böylesi yaşanması muhtemel felaketlerin tek sorumlusu ben değilim, diyor. 

"Sondajı neden durdurmuyoruz? Çünkü, durmamızı siz istemiyorsunuz. Üretmeye devam etmemizi istiyorsunuz. Bu toplantıya gelmek için kullandığınız otomobillerin yakıtı, bilgisayarlarınızı, televizyonlarınızı çalıştırmak için kullandığınız elektrik enerjisi. Bunların kesintiye uğramasına razı olur musunuz? Modern yaşamdan vazgeçmeye razı olur musunuz? Elbette olmazsınız."  

Dünyada pek çok ülkede, politikacılar halktan oy almak için daha fazla kalkınma, daha fazla zenginlik vaat ediyor. Kim bunu gerçekleştirecekse insanlar ona oy veriyorlar. Bunların gerçekleşmesi için doğanın ve insanların acımasızca sömürülecek olması kimsenin umurunda değildir.

Şirketler, hisselerini satmak için büyük kazançlar vadederler. Hissedarlarına daha büyük kazançlar sağlamak için şirket çalışanlarının çok düşük maaşlarla acımasız koşullarda çalıştırılmaları kimsenin umurunda değildir. Şirketin daha büyük kazançlar sağlaması için doğaya büyük zararlar vermesi de hissedarların umurumda değildir.

Hangi şirket daha fazla kazanç vadederse, insanlar o şirkete yönelirler.

Şirketler, faaliyetlerini yürütürken doğaya en az zarar vermeleri için ek masraflar harcamaları gerekiyor. Çalışanların iş sağlığı ve güvenliği koşullarına göre çalıştırılmaları ek masraflar yaratır. Bütün bunlar şirket karının azalmasına sebep olur. Ortalama toplum insanlarını temsil eden hissedarlar, bu durumu oldukça nahoş karşılarlar.

Toplum çoğunluğu, daha fazla zenginlik, daha fazla kalkınma vadeden politikacılara, daha fazla kazanç vadeden şirketlere yönelirler. Bu zenginlik ve kazancın ne uğruna elde edildiği toplumun umurunda değildir.

14 Ekim 2026 Çarşamba

Şiddetsiz İletişim - Bir Yaşam Dili - Marshall Rosenberg

 

“Oköy – Ekolojik Yaşam Platformu” ndan arkadaşların önerisi ile okudum. İyi ki okumuşum. İnsan insana daha iyi ilişkiler geliştirmek, insan insana oluşan çatışmaları çözmek isteyen her insanın mutlaka okumasını tavsiye ederim.

Her türlü sosyal ilişki içinde olduğumuz insanlar, eşimiz, çocuklarımız, anne babalarımız, arkadaşlarımız ve diğer insanları yargılamadan nasıl dinleyebiliriz, onlarla nasıl şefkatli bir bağ kurabiliriz?

Marshall Rosenberg, hayatı güzelleştiren bu eylemleri gerçekleştirmeyi amaçlayan bir yöntem, bir yaşam dili öneriyor bize. “Şiddetsiz İletişim” dili.

Kitapta, ‘Şiddetsiz İletişim’ 'in 4 bileşeni özetle şöyle anlatılır;

1. bileşen : Gözlem : Değerlendirme katmadan gözlem yapmak. Örnek : Bugün toplantıya 15 dakika geç geldin.

2. bileşen : Duygular : Ne hissettiğimizi ifade etmek. Örnek : Üzülüyorum, Cesaretim kırılıyor.

3. bileşen : İhtiyaç : Duygularımızın arkasındaki ihtiyaçlarımızın farkına varmaktır. Örnek : Saygı, güven, anlaşılmak, destek.

4. bileşen : Rica : Karşı taraftan, şu an ve eyleme dökülebilir net bir talepte bulunmak. Örnek : Gelecek hafta toplantıya zamanında gelir misin?


İlgilenmek isterseniz : 

Şiddetsiz İletişim Türkiye topluluğunun web sitesi :

https://www.siddetsiziletisim.com/

Uluslarası Şiddetsiz İletişim Merkezi - Center for Nonviolent Communication ;

https://www.cnvc.org

25 Ağustos 2026 Salı

Erdem ve Mutluluk – Erich Fromm


Çok uzun zaman önce okumuştum. 

Çok etkilenmiştim o zamanlar. 

En sevdiğim yazarlar arasına girmişti Erich Fromm. 

Kitaplığımda görünce tekrar okuyayım dedim. Yine çok güzel, çok etkileyici geldi. İnsanı sarsan bir kitap.

Erich Fromm, iyi bir insan, iyi bir bilim insanı. Yaptığı çalışmalar, yazdığı eserler ile insanların daha iyi, daha vicdanlı, daha özgür, daha merhametli olmaları yönünde önemli katkılar sağladı.

İmrenilesi, güzel, verimli bir yaşam sürdü. 1900'de, Almanya'nın Frankfurt şehrinde doğdu. 80 yıllık ömrüne çok değerli çalışmalar, eserler sığdırdı.

Bu kitap, Erich Fromm’un “Man For Himself: An Inquiry into the Psychology of Ethics” kitabının çevirisidir. Kitabın çevirmeni Ayda Yörükan, kitabın ismini ‘Erdem ve Mutluluk’ olarak çevirmeyi uygun görmüş. Önsözde bunun gerekçesini açıklıyor.

İnsanlık var olduğundan beri, aklı başında, yaşamı sorgulayan özgür insanlar, evreni anlamaya, insan aklını meşgul eden çok önemli sorulara cavap bulmaya çalışmışlar, varoluş sorunları ile uğraşmışlardır. Örneğin :

İyilik ve kötülük nedir?

İyilik ve kötülüğün kaynağı nedir?

İyiliğe ulaşmak ve kötülükten kaçınmak nasıl mümkün olabilir?

Aydınlanma çağına kadar, binlerce yıl bu soruların cavaplarını, krallar ve din adamları vermişler. Krallar ve onların emrindeki din adamları, hegemonyalarını pekiştirmek için çoğunlukla zorbalık uygulamışlar. İyi ve kötü olanın bilgisinin kendilerinde olduğunu ve bunun üzerine düşünmeyi, sorgulamayı yasaklamışlar. Yasaklara uymayan insanları çok ağır cezalarla cezalandırmışlardır.  

Aydınlanma çağı düşünürleri, krallar ve dinsel kurumların hegemonyalarına karşı çıktılar. İyiyi ve kötüyü bilebilmek için kiliseye ve dinsel doğmalara ihtiyacımız yok, dediler. Akıl, bilim, özgürlük, laiklik gibi değerler ışığında iyi davranış normları oluşturabiliriz, dediler. Bu eksendeki bilim insanlarından biri olan Erich Fromm da, bu sorulara yanıt vermeye çalıştı.

Freud, ‘İnsan tabiatı kötüdür’ derken, Erich Fromm, ‘İnsan tabiatı ne iyidir, ne kötüdür, gelişmek, başka insanlarla bütünleşmek ister’ demiştir.

Altı Çizilenler :

Sayfa 13 : Aydınlanma: Ahlak normları için dine gerek yok. İnsan aklına güvenilmeli.

Sayfa 19 : İki ahlak tipi ;

Otoriter Ahlak : Davranış kurallarını, yasalarını koyan bir otorite var. İtaat asıldır. İnsanın iyiyi kötüyü bilme yeteneği yok.

Hümanist Ahlak : Kuralları koyan da, kurallara bağlı olan da insanın kendisidir. Akıl ve bilgi esastır. Yaşamak demek, yaratıcı olmak, kendi güçlerini insanı aşan amaçlar uğruna değil de, kendisi için kullanmak, kendi varlığına anlam kazandırmak.

Sayfa 79 : İnsan, dış dünya ile kendisi arasında iki şekilde bağlantı kurar ;

1.      1- Nesneleri elde ederek ve kendine mal ederek

2.      2. Kendisini başka insanlar ile ilişkili hale getirerek

İnsan, yalnız başına ve başkalarıyla ilişki kurmaksızın yaşayamaz. Kendini savunmak, çalışmak, cinsel ihtiyacını gidermek, oynamak, çocuk yetiştirmek, bildiği ve sahip olduğu şeyleri iletmek için başkalarıyla işbirliği yapmak zorundadır. Dahası, başkaları ile ilişki kurmak, onlarla bir olmak, bir topluluğa katılmak zorundadır. Tam bir yalnızlık insan için katlanılmaz bir şeydir ve sağlıkla bağdaşamaz.

Sayfa 178 : Otoriter vicdan : insanın itaat etmesi, kendini feda etmesi, görevi yada çevreye uyması ile ilgilenmektedir.

Otoriter vicdan yaklaşımında - tüm evrenin efendisi veya onun gönderdiği önder ile insan arasındaki eşitsizlik söz konusu.

Otoriter bir karakterde, yaratıcılığın az ya da çok engellenmiş olması yüzünden, sadizm ve  yıkıcılık gibi eğilimler ortaya çıkmıştır.

Sayfa 188 : Hümanist vicdan yaklaşımı : her insanda bulunan ve dışarıdan gelen mükafat ve cezalardan bağımsız olan, kendi sesimizdir.

Ayırt edici niteliği : iç onaylama, doğruluk duygusu

Vicdan, kendimizin kendimize karşı gösterdiği tepkidir.

Yaratıcı şekilde yaşamaya, gelişmeye çağıran gerçek benliğimizin sesidir.

Hümanist vicdan, kendimiz için gösterdiğimiz sevgi dolu bir ilgi ve bakımdır.

Gayesi : yaratıcılık, mutluluk, insanın kendi menfaatinin ve kişilik bütünlüğünün ifadesidir.

Hayatını kurtarma ya da yitirme sorumluluğu, insanın kendisine aittir. Ancak vicdanının sesini anladığı zaman kendine dönebilir. Kendine dönemezse ölecektir. Ona, kendinden başka hiç kimse yardım edemez.

Sayfa 219 : Yaratıcı olmayan sevgi : karşılıklı saygı ve kişilik bütünlüğüne dayanmayan, iki insanın bağımsız yaşayamamaları yüzünden birbirlerine bağlandıkları mazoşistik ya da sadistik bir ortak yaşarlık.

Yaratıcı sevgi : Her birinin kişilik bütünlüğü olduğu gibi korunuyor. Sevinç ve mutluluk var.

Mutluluk, tanrıların bir armağanı değil, insanın içindeki yaratıcılığın sağlamış olduğu bir başarıdır.

Mutluluk, insanın en büyük başarısıdır. İnsanın kendine ve dış dünyaya karşı takındığı yaratıcı tavra tüm kişiliğinin verdiği cevaptır.

Sayfa 236 : Akıldışı inanç, bir şeyi yalnızca otorite ya da çoğunluk öyle dediği için gerçek olarak kabul etmektir.

Akla uygun inanç ise, bir insanın kendi yaratıcı düşüncesine ve gözlemlerine dayanan bağımsız bir kanıdan kaynaklanır.

Sayfa 269 : İnsanın hayattaki başlıca görevi, kendi kendisini yaratmak, kendi güçlerini ve imkanlarını gerçekleştirmektir. Çabalarının en önemli ürünü kendi kişiliğidir.

Mutlak Ahlak - Rölatif Ahlak            

Mutlak Ahlak : mutlak bilgi. Ahlak önermeleri tartışma götürmez bir şekilde ve sonsuza dek doğrudur. Otoriter sistemlerde karşımıza çıkar. Otoritenin yanılması mümkün değildir. Emirleri ve yasakları sonsuza dek doğrudur.

Rölatif Ahlak : bilimsel bilgi. Ahlak normları, yer ve zamana göre değişir. Bilimsel düşüncede  mutlak gerçekler söz konusu değil.

Bilimsel bilgi, o günkü şartlar altında, elde bulunan veriler ile ‘en iyi’ açıklama veren, gerçeğe ulaşmayı sağlayan bilgi.


27 Temmuz 2024 Cumartesi

995 km - Murathan Mungan

 

Okudum bitti. Çok etkileyici, aynı zamanda ürpertici. 

Örgüt adına çalışan bir tetikçinin hem dış dünyasını, hem iç dünyasını gözlemliyorsunuz. 

Sıradan, kendi halinde insanlar, örgütlerin ağına düşünce nasıl da korkunç canavarlar haline dönüşüyorlar. 

90 lı yıllar, Güneydoğu Türkiye, Diyarbakır, Adana, Alanya, 

Siyasi cinayetler, faili meçhul cinayetler, siyasal islamcı örgütler,  kanlı terör örgütleri, derin devlet, gizli servisler, v.s. üzerine derin düşüncelere yönlendiriyor. 

................. 

Kitap hakkında yazılan iki güzel değerlendirme;

Gazete Duvar’dan, Barış Hakan Karayavuzoğlu şunları yazmış ;

Romanın türü, yayınevinin kapak yazısında belirttiği gibi, "kara polisiye". Kara polisiye, polisiye edebiyatının alt türüdür. Kara polisiye romanlarda suçun çözümüne odaklanmak yerine, suçun toplumsal ve psikolojik nedenleri, suçlunun karakteri ve motivasyonu, suçun etkilediği insanlar ve ortam gibi unsurlar ön plana çıkar. Mungan, bu türü kullanarak Kürt sorununu, faili meçhul cinayetleri, isimsiz başkahramanı ve devletin rolünü ele alıyor. Edebiyatımızda ender rastlanan, beklenmedik bir başkahramanın anlatıları ve gözlemleriyle, yaşanmışlıklarıyla ülkenin karanlık bir dönemini anlatıyor. Mungan, karanlık bir bölgeden başkahraman aracılığıyla bir ışık yakalıyor ve okuru bu ışıkla aydınlatmaya çalışıyor.

Mungan’ın kitabına Türkiye’nin yakın tarihi demek biraz hafif bir tanımlama oluyor, kitap Türkiye’nin kanlı ve karanlık bir tarihinin tanıklığını yapıyor.

https://www.gazeteduvar.com.tr/murathan-munganin-995-kmsi-yas-aci-ve-yuzlesme-haber-1650282

 K24’ten Sırma Köksal da, şunları yazmış;

 995 km her ne kadar polisiye kurguyla yazılmış olsa da aslında bir korku romanı. Buranın coğrafyası ve hafızasıyla çatılmış öyküsü bize özgü bir şiddet-korku-iktidar sarmalını anlatıyor.


https://www.k24kitap.org/kritik/polisiye-kurguyla-yazilmis-burali-bir-dehsetin-romani-dunya-mi-kucuk-biz-mi-her-yerdeyiz-4339

 


10 Haziran 2024 Pazartesi

Ateş ve Kılıç – HENRYK SIENKIEWICZ

 

Başlıca karakterler ;

Jan Kretuski : Leh subayı, teğmen, albay

Prenses Helen Kurcewicz : Kazak 

Dük Yarema Wisniowieçki : Leh

Onufry Zagłoba

Bogdan Şmielniçki : Ukrayna Kazaklarının başı

Longinus Podbipięta : Litvanyalı, bakir asker, dev kılıcın sahibi

Bohun : Kazak savaşçı

 

Kitabın yazarı, Henryk Sienkiewicz, (1846, Polonya – 1916, İsviçre) 1905 Nobel Edebiyat ödülü alan Polonyalı yazar. muhafazakar, ulusalcı bir kimliğe sahiptir.

Kitap, 1884 yılında basılmış. Gerçek tarihi olaylara dayanmaktadır. 

Bir üçleme serisinin ilk kitabıdır. 

Bir sinema filmine de uyarlanmıştır.

Romanda, 17. Yüzyılın ikinci yarısında, Kırım Tatarları ile 

Zaporojya Kazaklarının, Lehistan Krallığına isyan ederek, Lehistanlılar (Polonyalılar) la yaptıkları savaş anlatılmaktadır. 

Yazar, olayları, Leh subayların kahramanlıkları ve karşı tarafta savaşanların barbarlıkları çerçevesinde aktarıyor. 

Acımasız bir savaş, yağma, talan, katliamlar, işkenceler, yakıp yıkmalar…

Lehistan Krallığı, isyanı bastırmak ve egemenliğini tesis etmek için, 

İsyancılar ise Krallığın baskılarından kurtulmak, özgürlüklerini elde etmek için aynı şeyi yapıyorlar : acımasızca geçtikleri yerleri yakıp yıkıyorlar, yağmalıyorlar. sivil, kadın, çocuk,  asker, savaşçı ayırt etmeksizin öldürüyorlar, işkenceler yapıyorlar.    

Adı geçen Yer isimleri : Lehistan, Ukrayna, Litvanya, Lubnie, Valakya, Çerin,

Rozloghi, Çerkassi, Volinya, Dinyeper, Kırım, Siç, Kiev, Korsum, Wassilowska, 

Bialocerkiew, Progrebiç, Varşova, Polonna, Bar, Veladinka, Kamenetz, Leopol, 

Wolhinya, Raszkow


Kitaptan Altı Çizilenler ;

Sf-111 : Kazak Beyi : Gururlu beyler tarafından uzun süredir ezilen Kazak halkının kurtuluşu için savaşıyorum ben. Giriştiğimiz savaş, kutsal bir savaştır. Tanrı da bizimledir.

Sf – 131 : Ukrayna toprakları 200.000 savaşçısına terk edilmişti bir Kazak Kralının: Bogdan Şmielniçki

Sf -156 : birkaç hizmetçi kız yere yatırıldı bu taze kuvvet tarafından. Bir tanesi aşırı zorlamaya dayanamamış ölmüştü. Kazaklar bunu fark etmedi bile. Diğerlerine yaptıklarını yaptılar ona da.

Sf -169 : Biz kimseye ait olmak istemiyoruz! Toprak kimin? Soylunun. Bozkır kimin? Soylunun. Sürüler, ormanlar, sular, evler kimin? Soylunun. Eskiden toprak yalnızca tanrınındı. İlk kim yerleşirse o alırdı. Onurlu efendiler bizi tutsak gibi, köle gibi kullanıyorlar.

Sf – 191 : yirmi bin Tatar savaşçı. Kazaklar için kötü müttefiklerdi bunlar. Kentleri yağmalıyor, köylüleri tutsak edip Kırım ya da güneydeki pazarlarda köle olarak satmak üzere götürüyorlardı.

Sf – 193 : Dük Yarema ateş çemberini yararak ormanlardan çıkmayı başarmış, önüne ne çıkarsa yakıp yıkarak ilerliyordu. Jan Kretuski tarafından yönetilen bir süvari birliği iki bin tanesini öldürerek Kazak öncülerini yenilgiye uğratmıştı. Dükün kendisi de Progrebiç’i kuşatmıştı. “Onları öyle öldürün ki, geberdiklerini hissetsinler” diye buyruk vermişti adamlarına. Tutsaklar hemen asılıyor ya da kazığa oturtuluyorlardı.

Sf – 206 : “Efendimiz, Polonna’yı aldı. 10.000 kişiyi kılıçtan geçirdi. Kadınlar ve çocuklar dahil.

Sf- 228 : Halkın iyiliği için savaştığımı söylüyorum!.. Şmielniçki de aynı şeyi söylüyor. Ve ben ona hain diyorum… Tanrım, ben de başka bir Şmiel miyim? Bu kurnaz Kazak mı Cumhuriyetin gerçek düşmanı? Halkın önünde suçlanması gereken kişiler yüce soylular ve onların kibirleri, ihtirasları değil mi?

Sf-242 : Bir gün, sultana götürülen hurilerle dolu bir gemi geçirdim elime. Bütün kızları Kazaklarıma verdim, onlar bıkınca da boyunlarına birer taş bağlatıp denize attırdım.