25 Nisan 2020 Cumartesi

Bir Delinin Güncesi – Aslı Erdoğan


Okuduğum ilk Aslı Erdoğan kitabı. 
Epey bir süredir kitaplığımda duran kitabı okudum. İyi ki okudum dediğim kitaplardan oldu. 
Hüzünlendim, kederlendim. Deneme yazıları ve gazete köşe yazılarından derlenmiş galiba. 
Kitapları pek çok dile çevrilen, dünyada saygı ile anılan değerli bir edebiyatçı yazar Aslı Erdoğan.
Ayrımcılık, ötekileştirme, kadınlara, Kürtlere, muhalif gazetecilere, sendikacılara  yapılan kötülükler,   işkenceler v.s üzerine insanı düşündüren hüzünlendiren yazılar.

Kitabın Künyesi
Bir Delinin Güncesi
Yazar: Aslı Erdoğan
Yayıncı: Everest
ilk baskı 2006
Türkçe
166 Sayfa
Tür: Deneme

Altı Çizilenler ;
“Dünyadan tiksinmekle onu çözümlemek arasında kararsızım.” (sf:36)
Öteki’nin tanınmaması, dilsizleştirlmesi, reddedilmesi ve nesneleştrilmesi üzerine kurulan her ilişki bir tahkküm ilişkisidir ve kaçınılmaz biçimde zulüm içerir. (sf:40)
Aşk, sahip olmadığın bir şeyi, var olmayan birine vermektir. (sf:85)
Her güç ilişkisinin kuralı ötekini küçümsemek, onun varlığı karşısındakendi varlığını, onun değerleri karşısında kendi değerlerini yüceltmektir.
Görünür/ görünmez yasalar çoğu kez bir başına olanın, azınlık ya da aykırı olanın aleyhine işler, onu daha dar, sınırlı bir alana hapseder. (sf:88)
Yeniden dirilmeyi umuyorsan, toprağa gmülmen gerek, yalana değil. Bir ağaç gibi köklerini derinlere sal ki karanlıkta büyüyebilesin. (sf:91)
Siz hiç birini, ‘ona değil, bana yapın’ diyecek denli sevdiniz mi? Sizin hiç oğlunuz ölüdürüldü mü? (sf:114)
“Ötekileştirme”, cinayeti mümkün kıldığı gibi, meşrulaştırır da. “Öteki”, kirli, suçlu, kötüdür (eline fırsat geçse bizden fazla kötülük yapar); “biz” ise yüce amaçlarla, kutsallıkla donanmıştır. Öteki nesneleştirilir ki, gasp edilen hakları zaten yokmuş görünsün. (sf:158)

27 Mart 2020 Cuma

Surönü Diyalogları – Oya Baydar


Yazılarını, kitaplarını ilgiyle okuduğum, etkilendiğim, sevdiğim önemli yazarlardan biri  Sevgili Oya Baydar.  Geçen dönem aldığımız Türkiyede Sosyoloji dersinde, önemli etkileyici çalışmalar yapan sosyologlardan biri olduğunu yeni öğrendim. daha bir sevindim. Artık aynı zamanda meslektaşım olan bir yazarı okuyorum.  

2016 yılı 14 Haziran da Sülüklü Handa yaptığı söyleşi sonrası kitabı imzalatmıştım.
Çatışmalar sürerken kimsenin yakınına gitmeye cesaret etmediği 2015 yılında bizzat yerine giderek Diyarbakır Surda neler oluyor, bu çatışmalar neden oluyor diye sorgulayan, araştıran cesur bir düşünür, yazar ve sosyolog Oya Baydar. 
Diyarbakır Sur’a giderken birlikte gitmeyi teklif ettiği bir arkadaşı şunları söyler;

“Görürsem ve gerçek senin anlattığın, onların anlattığı gibiyse değerlerimi, düşüncelerimi değiştirmem gerekir, kendimle hesaplaşmam, kendi mahallemi terk etmem gerekir; buna cesaretim yok” (sf:20)

Oya hanım kendisiyle ilgili de şunları söyler;

“Eskiden beri, bazen geç kalsam da hep sorguladım, sadık militan olamadım, parti yöneticilerinin, örgüt şeflerinin gözünde hep “kafası karışık yoldaş” kaldım. Kendini bir tarafla özdeşleştirmek, onun hatasını, sevabını, yanlışını günahını hassas terazide ölçememek demektir” (sf:27)

“Gerçeğin bir yanına gözümü, yüreğimi kapatmayı ömür boyu başaramadım, mümin ve mürit olamadım. Benim takımım, benim örgütüm, benim partim diye yanlışa doğru, kötüye iyi diyemedim. Dediysem de, farkına varınca yanlış gördüğümü reddettim, yanlıştaki payımı sorguladım” (sf:46)

“İnsanlar ezberlerinin bozulmasından korkarlar. Bir bütünün parçası olmak, o bütünün ezberlerini tekrarlamak, itaat etmek rahattır, güvenlidir. Sorgulamaya başlayınca hem rahatın bozulur hem de kendi mahallenden kovulursun, yalnızlaşırsın” (sf:48)

Farklı bir mahallede benzer bir serüveni ben de yaşadım. Kendimi içinde bulduğum, uzun yıllar sevdiğim, inandığım mahallemi, yine uzun yıllar süren sorgulamalardan  sonra, kafası karışık hallerden sonra terk ettim. Buna ben de cesaret ettim. Türkiye gibi ülkelerde bir mahalleye ait değilseniz yaşamınız oldukça bir zorlaşır.

Altı Çizilenler ;

Bilirsin, bazen başkalarının suçlarının ağırlığını duyarız. O suçlarda, günahlarda payımız yoktur ama künyemiz suçlu muktedirlerin nüfus kütüğünde yazılıdır, biliriz. En azından ötekilerin bizi öyle gördüğünü.. (sf:14)

Çatışma varsa iki taraf vardır ve savaşta kimse temiz kalamaz.(sf:16)
Mazlumun, mağdurun temeldeki haklılığı onun yanlışlarını da haklı kılmaz, hele de o yanlışlar insana zarar veriyorsa. Mazlumun isyanına sonuna kadar hak vermemiz, başkaldırının haklı nedenlerini anlamamız ahlaki bir kabuldür. Peki, haklı nedenler uğruna verilen mücadelede yanlışlar, haksızlıklar, ihlaller yapılırsa, halk perişan edilirse görmezden mi geleceğiz, mağdurun suçunu sineye mi çekeceğiz? (sf:47)

Haklı ve iyi amaca, haksız ve kötü yöntemlerle varılabilir mi? “Hayatı sevdiğimizden ölüyoruz” sloganı “Hayatı sevdiğimizden öldürüyoruz” anlamı da taşır. Kimse ölmemeli, kimseye zulmedilmemeli. Çatışma varsa sokak ortasındaki kediyi kimin vurduğunu kesin olarak  bilemezsin. (sf:52)

Başkaları adına utanç duymak karmaşık bir ruh halidir. Benim başıma sıkça gelir. Ben yapmadım ki, bana ne diyemem. Reddetsek de kendi suçumuz olmasa da, doğuştan mensup olduğumuz grubun yada ailenin vicdani yükünü yükleniyoruz. (sf:56-57)

1915’le , Dersim’le, tehcirlerle, Kürtlere yapılanlarla yüzleşemiyoruz. Kitle, yüzleşmekten korktuğu şeyi yok saymayı, reddetmeyi yeğler; kendisi sorumlu olmasa bile kendi muktedirlerinin tarihte işlenmiş suçlarını kabul etmeye yanaşmaz; çünkü vicdanına ağır gelir. Gerçeği göstermeye, hatırlatmaya çalışanı da hain diye damgalayıp vicdan yükünden kurtulur. (sf:57)

Ölüler üzerinden kazanılacak, hele de insanın feda edilmesiyle sağlanacak zaferlere hiç inanmadım ben. Kan ve yıkım üzerine kurulacak her düzen her iktidar ölümün kokusunu taşır. (sf:67)

Kin ve öfke kuşaklar boyu damla damla birikiyor, sonra bir gün bir kıvılcım –son kıvılcım- düştüğünde yangın dört bir yanı sarıyor. Birdenbire oldu sanıyoruz, küllerin altındaki ateşin için için yandığını fark etmiyoruz. Savaşanlar hep hazırlar, hazır olmayan bizleriz; biz sıradan insanlar. (sf:105)

Bütün muktedirler zafer ve iktidar uğruna insanları harcarlar. (sf:119)

14 Mart 2020 Cumartesi

Hayata Yolculuk -Hasan Söylemez


İstanbulda gazeteci olarak çalışırken istifa edip bisikletle Türkiyeyi gezmeye karar veriyor. Banka kartlarını kırıyor ve hiç parasız yola çıkıyor. Yolda karşılaştıklarını, gördüklerini anlatıyor. Karşılaştığı iyi kalpli insanları, kötü insanları , v.s anlatıyor. 8 ayda 10 bin km yol yaptığını söylüyor kitapta..

Yaptığı çok cesurca.  

Biraz fazla köy güzellemesi yapıyor. Doğaya yakın yaşamak, doğanın güzellikleri ile iç içe yaşamak başka bir şey, köyde yaşamak başka bir şey. İkisi aynı şeymiş gibi karıştırılıyor birbirine. 

Köyün güzelliği doğaya yakın olmasındandır. Köyde yaşam pek iç açıcı bir şey değil. Köyde farklı düşünemez farklı yaşayamazsın. Sürekli göz altında bir yaşam sürmek zorundasındır.  

8 Şubat 2020 Cumartesi

BEYİN - SENİN HİKAYEN – DAVID EAGLEMAN


Bizi biz yapan, seçimlerimizi, kararlarımızı, yaşamımızı şekillendiren Beyin..

Yaşadıklarımızla şekillenen Beyin..
Nörobilimci yetkin bir bilim insanının kaleminden, beynin işleyişi, yaşamımızı şekillendirişi üzerine oldukça düşündüren belgesel tadında güzel bir kitap.

Kitap ‘tan ;
Sinestezi, duyuların(bazen de kavramların) birbiriyle harmanlanmış olduğu bir durumdur. Kimileri sözcüklerin tadını alırken kimileri sesleri renk olarak görür, kimileri de görsel hareketi işitir. Nüfusun yaklaşık %3‘ü kadarında sinestezinin bir türü vardır.

Bir süper-bilgisayarın gerektirdiği muazzam enerji tüketimine karşılık, insan beyni inanılmaz bir enerji verimliliğiyle çalışır. Kullandığı enerji, 60 vatlık bir ampulün kullandığı enerjiden fazla değildir.

Gerçek şu ki, bilinçli zihin, kendisini kontrolü elinde bulundurduğuna ikna etmekte son derece ustalaşmıştır.

Deneyimleriniz, anılarınız, sizi siz yapan her şey, beyin hücreleriniz arasında kurulmuş bir katrilyon kadar bağlantının oluşturduğu eşsiz bir örüntüyle temsil edilmektedir.
Otomatikleşmiş becerilerin ilginç bir özelliği daha vardır: Onlara bilinçli olarak müdahale etmeye kalkıştığınızda, performans genellikle düşer.

“İnsanlarla yaptığınız günlük konuşmalardan kültür birikiminize kadar, yaşamınız boyunca kazandığınız bütün deneyimler, beyninizdeki mikroskobik ayrıntıları biçimlendirir. Nöral açıdan bakıldığında kim olduğunuz, nerede bulunmuş ve neler yapmış olduğunuza bağlıdır. Beyniniz yorulmak bilmeden biçim değiştirir ve sahip olduğu devreler sistemini sürekli olarak yeniden kurar. Deneyimleriniz benzersiz olduğundan, beyninizdeki nöral ağların içerdiği geniş ve ayrıntılı örüntüler de benzersizdir. Beyniniz yaşamınız boyunca değişmeye devam edeceğinden, kimliğiniz de aslında yer değiştiren bir hedeften farksızdır; nihai varış noktası yoktur.”

“Her birimiz, genlerimiz ve deneyimlerimizin yönlendirmesiyle kendi çizgimiz üzerinde yol almakta olduğumuzdan, her beyin de kendi içsel yaşamına sahiptir. Bir kar tanesi ne kadar benzersizse, bir beyin de öyledir. Sahip olduğumuz trilyonlarca bağlantı hiç durmaksızın tekrar tekrar oluştukça, ortaya çıkan ayırıcı örüntüler, sizin gibi birinin daha önce varolmadığı ve bundan sonra da varolmayacağı anlamına gelir. Tam şu anda deneyimlendiğiniz bilinçli farkındalık, yalnızca ve yalnızca size özgüdür”. 

“Türümüz şu anda kendi kaderimizi elimize almamızı sağlayacak araçları keşfetme aşamasında. Ve kime dönüşeceğimiz, tümüyle kendimize bağlı.”


20 Aralık 2019 Cuma

Tespih Taneleri – Mıgırdiç Margosyan


* Sıcak yaz akşamları damda kurulu ‘tağht’ a uzanıp gökyüzündeki yıldızları seyrederek uykuya dalmalar..
* Odun sobasının ısttığı odada bütün aile yer yataklarında uyumalar..
* Sokaklarda ‘beradayi beradeyi’ gezmeler..
* Gaz lambası altında ders çalışmalar.
* Çatallastig ile dut kuşi peşinde koşturmalar.. “

Benim de çocukluğuma dair hatıraları uyandırdı. Çok etkilendim. Çok hüzünlendim.

Hemşerimiz Margosyan, Yaşadığım şehir, binlerce yıllık kadim şehir Diyarbakır’ın geçmişini, 40 -50 yıl önceki  hallerini o kadar güzel anlatıyor ki..

(Tanıtım Bülteninden) ;
“Doğduğu yer Diyarbakır'ı, oradaki Ermenileri, Kürtleri, Türkleri, Süryanileri, Keldanileri, Yahudileri, bugün artık tarih olmuş bir kent yaşantısının en içten hikayelerini anlatan Mıgırdiç Margosyan, Tespih Taneleri'nde Diyarbakır'dan okumaya geldiği İstanbul'a hayali bir köprü kuruyor. "Kafle" yollarında her birinin ailesi "berdan berdan" olmuş, tespih taneleri gibi dağılmış anne ve babasının, oğullarının "adam olması"nı, "anadili"ni daha iyi öğrenmesini sağlamak için İstanbul'daki Ermeni ruhban okuluna gönderdiği küçük Mıgırdiç, kah bu yeni çevresinde karşılaştığı gariplikleri, kah hasretiyle yandığı Diyarbakır'ı, bir türlü kavuşamadığı ilk aşkını, kimi siyasal-toplumsal olayların örgüsü içinde, büyük bir ayrıntı ve renk cümbüşüyle birlikte hikaye ediyor. Çocukluktan ilk gençliğe geçtiği o delikanlı çağında, ailesini, kardeşlerini, Diyarbakır "küçe"lerinde oynadığı arkadaşlarını ardında bırakan mahzun Mıgırdiç, İstanbul'da kendilerini "Koşun, Kürtler gelmiş!" çığlığıyla karşılayan akranlarının arasına girdiğinde, geleceğe hem biraz kaygı, hem de biraz umutla bakıyor...”

Ruşen ÇAKIR, çok güzel anlatmış kitabı ;

“Tespih Taneleri”nde Mıgırdiç Margosyan, kendisinin de aralarında olduğu Diyarbakır ve köylerinden bir grup Ermeni çocuğun İstanbul’daki Karagözyan Ermeni Yetimhanesi’nde başlayan yeni hayatlarını anlatıyor. Yetimhanede karşısına çıkan her yeni kişi, olay, isim onda Diyarbakır’ı, Gavur Mahallesi’ni çağrıştırdığı için biz okurlar da Diyarbakır ile İstanbul arasında tam anlamıyla mekik dokuyoruz. Bu iç içe geçmiş öyküler çarpıcı, ilginç, yer yer eğlenceli ama sonuç olarak son derece hüzünlü. Çünkü kitabın adından da anlaşılacağı gibi, içinde yaşadığımız coğrafyanın en temel unsurlarının kopmuş bir tespihin taneleri gibi dört bir tarafa dağılıp yokolmalarının öyküsü anlatılan.

Margosyan’ın gösterdiği;

Ermenilerin, Anadolu’daki diğer tüm etnik topluluklarla aynı havayı soluduklarını, aynı dert ve sıkıntıları çektiklerini, aynı yoksulluk ve yoksunluğa mahkum olduklarını açık ve hiçbir tartışmaya yer vermeyecek şekilde gösteriyor. Margosyan’ın, Ermenilerin (ve onlarla birlikte diğer azınlıkların) maruz kaldıkları ve gündelik hayat içinde iyice sıradanlaşmış ayrımcılığı kışkırtıcı olmayan bir dille, ama asla bunları önemsizmiş gibi göstermeden aktarmasını bilhassa tebrik etmek lazım.