8 Şubat 2020 Cumartesi

BEYİN - SENİN HİKAYEN – DAVID EAGLEMAN


Bizi biz yapan, seçimlerimizi, kararlarımızı, yaşamımızı şekillendiren Beyin..

Yaşadıklarımızla şekillenen Beyin..
Nörobilimci yetkin bir bilim insanının kaleminden, beynin işleyişi, yaşamımızı şekillendirişi üzerine oldukça düşündüren belgesel tadında güzel bir kitap.

Kitap ‘tan ;
Sinestezi, duyuların(bazen de kavramların) birbiriyle harmanlanmış olduğu bir durumdur. Kimileri sözcüklerin tadını alırken kimileri sesleri renk olarak görür, kimileri de görsel hareketi işitir. Nüfusun yaklaşık %3‘ü kadarında sinestezinin bir türü vardır.

Bir süper-bilgisayarın gerektirdiği muazzam enerji tüketimine karşılık, insan beyni inanılmaz bir enerji verimliliğiyle çalışır. Kullandığı enerji, 60 vatlık bir ampulün kullandığı enerjiden fazla değildir.

Gerçek şu ki, bilinçli zihin, kendisini kontrolü elinde bulundurduğuna ikna etmekte son derece ustalaşmıştır.

Deneyimleriniz, anılarınız, sizi siz yapan her şey, beyin hücreleriniz arasında kurulmuş bir katrilyon kadar bağlantının oluşturduğu eşsiz bir örüntüyle temsil edilmektedir.
Otomatikleşmiş becerilerin ilginç bir özelliği daha vardır: Onlara bilinçli olarak müdahale etmeye kalkıştığınızda, performans genellikle düşer.

“İnsanlarla yaptığınız günlük konuşmalardan kültür birikiminize kadar, yaşamınız boyunca kazandığınız bütün deneyimler, beyninizdeki mikroskobik ayrıntıları biçimlendirir. Nöral açıdan bakıldığında kim olduğunuz, nerede bulunmuş ve neler yapmış olduğunuza bağlıdır. Beyniniz yorulmak bilmeden biçim değiştirir ve sahip olduğu devreler sistemini sürekli olarak yeniden kurar. Deneyimleriniz benzersiz olduğundan, beyninizdeki nöral ağların içerdiği geniş ve ayrıntılı örüntüler de benzersizdir. Beyniniz yaşamınız boyunca değişmeye devam edeceğinden, kimliğiniz de aslında yer değiştiren bir hedeften farksızdır; nihai varış noktası yoktur.”

“Her birimiz, genlerimiz ve deneyimlerimizin yönlendirmesiyle kendi çizgimiz üzerinde yol almakta olduğumuzdan, her beyin de kendi içsel yaşamına sahiptir. Bir kar tanesi ne kadar benzersizse, bir beyin de öyledir. Sahip olduğumuz trilyonlarca bağlantı hiç durmaksızın tekrar tekrar oluştukça, ortaya çıkan ayırıcı örüntüler, sizin gibi birinin daha önce varolmadığı ve bundan sonra da varolmayacağı anlamına gelir. Tam şu anda deneyimlendiğiniz bilinçli farkındalık, yalnızca ve yalnızca size özgüdür”. 

“Türümüz şu anda kendi kaderimizi elimize almamızı sağlayacak araçları keşfetme aşamasında. Ve kime dönüşeceğimiz, tümüyle kendimize bağlı.”


20 Aralık 2019 Cuma

Tespih Taneleri – Mıgırdiç Margosyan


* Sıcak yaz akşamları damda kurulu ‘tağht’ a uzanıp gökyüzündeki yıldızları seyrederek uykuya dalmalar..
* Odun sobasının ısttığı odada bütün aile yer yataklarında uyumalar..
* Sokaklarda ‘beradayi beradeyi’ gezmeler..
* Gaz lambası altında ders çalışmalar.
* Çatallastig ile dut kuşi peşinde koşturmalar.. “

Benim de çocukluğuma dair hatıraları uyandırdı. Çok etkilendim. Çok hüzünlendim.

Hemşerimiz Margosyan, Yaşadığım şehir, binlerce yıllık kadim şehir Diyarbakır’ın geçmişini, 40 -50 yıl önceki  hallerini o kadar güzel anlatıyor ki..

(Tanıtım Bülteninden) ;
“Doğduğu yer Diyarbakır'ı, oradaki Ermenileri, Kürtleri, Türkleri, Süryanileri, Keldanileri, Yahudileri, bugün artık tarih olmuş bir kent yaşantısının en içten hikayelerini anlatan Mıgırdiç Margosyan, Tespih Taneleri'nde Diyarbakır'dan okumaya geldiği İstanbul'a hayali bir köprü kuruyor. "Kafle" yollarında her birinin ailesi "berdan berdan" olmuş, tespih taneleri gibi dağılmış anne ve babasının, oğullarının "adam olması"nı, "anadili"ni daha iyi öğrenmesini sağlamak için İstanbul'daki Ermeni ruhban okuluna gönderdiği küçük Mıgırdiç, kah bu yeni çevresinde karşılaştığı gariplikleri, kah hasretiyle yandığı Diyarbakır'ı, bir türlü kavuşamadığı ilk aşkını, kimi siyasal-toplumsal olayların örgüsü içinde, büyük bir ayrıntı ve renk cümbüşüyle birlikte hikaye ediyor. Çocukluktan ilk gençliğe geçtiği o delikanlı çağında, ailesini, kardeşlerini, Diyarbakır "küçe"lerinde oynadığı arkadaşlarını ardında bırakan mahzun Mıgırdiç, İstanbul'da kendilerini "Koşun, Kürtler gelmiş!" çığlığıyla karşılayan akranlarının arasına girdiğinde, geleceğe hem biraz kaygı, hem de biraz umutla bakıyor...”

Ruşen ÇAKIR, çok güzel anlatmış kitabı ;

“Tespih Taneleri”nde Mıgırdiç Margosyan, kendisinin de aralarında olduğu Diyarbakır ve köylerinden bir grup Ermeni çocuğun İstanbul’daki Karagözyan Ermeni Yetimhanesi’nde başlayan yeni hayatlarını anlatıyor. Yetimhanede karşısına çıkan her yeni kişi, olay, isim onda Diyarbakır’ı, Gavur Mahallesi’ni çağrıştırdığı için biz okurlar da Diyarbakır ile İstanbul arasında tam anlamıyla mekik dokuyoruz. Bu iç içe geçmiş öyküler çarpıcı, ilginç, yer yer eğlenceli ama sonuç olarak son derece hüzünlü. Çünkü kitabın adından da anlaşılacağı gibi, içinde yaşadığımız coğrafyanın en temel unsurlarının kopmuş bir tespihin taneleri gibi dört bir tarafa dağılıp yokolmalarının öyküsü anlatılan.

Margosyan’ın gösterdiği;

Ermenilerin, Anadolu’daki diğer tüm etnik topluluklarla aynı havayı soluduklarını, aynı dert ve sıkıntıları çektiklerini, aynı yoksulluk ve yoksunluğa mahkum olduklarını açık ve hiçbir tartışmaya yer vermeyecek şekilde gösteriyor. Margosyan’ın, Ermenilerin (ve onlarla birlikte diğer azınlıkların) maruz kaldıkları ve gündelik hayat içinde iyice sıradanlaşmış ayrımcılığı kışkırtıcı olmayan bir dille, ama asla bunları önemsizmiş gibi göstermeden aktarmasını bilhassa tebrik etmek lazım.

26 Ekim 2019 Cumartesi

BÜYÜK UMUTLAR – CHARLES DİCKENS / Çeviri : Nihal YEĞİNOBALI


Charles Dickens, 1812 de İngiltere de doğmuş. 1870 te ölmüş. Diğer ünlü eseri ‘İki Şehrin Hikayesi’. 

‘Büyük Umutlar’, 1860 ta yayınlanmış.
Okudum bitti. harika bir romandı. 
1800 lü yıllar İngiltere Londra ve çevresi kırsal bölgedeki sosyal yaşam, insan ilişkileri, para hırsı, çıkar ilişkileri, riyakarlık, yargı sistemi, hukuk, suçluluk, sevgi, dostluk, iyilik, kötülük, v.s. üzerine düşündürüyor.
Bana ilginç gelen şeyler : suçluya verilen cezalardan biri , Yeni Dünya’ya (Amerika kıtası) müebbet sürgün. Gidipte dönersen cezası idam.
Sadece bir celsede verilen cezalar – 32 adet idam. Halkın gözü önünde darağaçlarında infaz ediliyorlar. Ülke krallıkla yönetiliyor. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi monarşik yönetim var. Demokratik yönetim talepleri yeni yeni gelişmeye başlıyor. 1776 Amerikan Devrimi, 1789 Fransız Devrimi sonrası yıllar.
Bu yıllarda sanayi devrimi, kapitalizm artık gelişmeye başlıyor. İnsanlığın tarım toplumundan endüstri toplumuna geçiş yılları.
İnsanlara bakınca, bütün zamanlarda insanların pek te değişmeyen pek çok yönlerinin aynı olduğunu görüyorsunuz. Zengin ve paralı insanın etrafında yağcılık yapan, dost olmaya, yakınlık kurmaya çalışan insanlar.. söz konusu insanın fakirleşmesi ile hemen anında uzaklaşmaya başlıyorlar.
Bütün hikayeyi, Pip’in ağzından dinliyoruz. Çocukluğunu, gençliğini, genç adamlığa geçişini, umutlarını, hayal kırıklıklarını, aşkını, vefasızlığını, pişmanlıklarını anlatıyor bize.
Edebiyat, harika bir şey. Sosyoloji derslerinde sanayi devrimi, endüstri toplumu, kapitalizmin gelişimi, Fransız devrimi, v.s konularını tüm detayları ile işlemiştik.
Ama işte o dönem insanlar nasıl yaşıyorlardı, insan ilişkileri nasıldı, insanların hayata bakışları neydi gibi soruların cevaplarını almak pek mümkün değil. Tek bir edebiyat eseri elinizden tutup bir zaman tüneli ile sizi 200 yıl öncesine, binlerce kilometre uzaklıktaki bir şehre götürüyor. Sizi görünmez bir şekilde gezdiriyor, çevreyi gösteriyor. İnsanları inceliyorsunuz, evlerine girip nasıl yaşadıklarını gözlemliyorsunuz. Duygularını, düşüncelerini gözlemliyorsunuz. Müthiş bir şey bu. İyi ki edebiyat var. İyi ki bu yazarlar yazmışlar. Onların sayesinde tüm zamanları, tüm dünyayı gezebiliyoruz. Gözlemler yapabiliyoruz.
Kitabın pek çok film uyarlaması yapılmış. 2012 yapımı yönetmen Mike Newell in filmini izledim. film de çok güzeldi. büyük oranda kitaba sadık kalmış.

Pip
Joe - demirci ustası Pip’in eniştesi
Mr. Jaggers – avukat
Abel Magwitch / Provis
Miss. Havisham
Estella
Wemmick 

13 Temmuz 2019 Cumartesi

Heba – HASAN ALİ TOPTAŞ


Başlarda pek sarmadı. Hatta okurken bir ara, bu, öykü mü roman mı diye önüne arkasına baktım. Gönülsüz okuyordum. Ama ortalardan sonra, özellikle ‘sınır’da ve sonra kitabı elimden bırakamadım. Öyle bir hüzünlendim, kederlendim, düşüncelere daldım ki.
Heba. Kelimenin kendisi bile tek başına hüzün verici. Hiçbir işe yaramadan yok olmak, boşa gitmek.
Heba olan bir yaşam. Heba olan Ziya’nın yaşamı. Çocukluğu, gençliği, erkekliği, yetişkinliği ziyan olan bir adam. Heba olan yaşamlarımız. temel değerleri ikiyüzlülük, yalancılık, sahtekarlık olan insanlar arasında yaşamak zorunda kalmak ne talihsizlik.
Bu toplum/ülke/devlet, insanları, insanların yaşamlarını nasıl da heba ediyor. Bu ülkede erkek olmak ta pek kolay değil işte. Cehalete, kötülüğe dayalı sistem/kültür/toplum sadece kadınları ezmiyor, erkekleri de heba ediyor.  
Şehirler ne kadar kirli/kötü olursa olsun, köylerden daha kirli değil, daha kötü değil. Şehirde hiç olmasa tek başına bir birey olarak bir nebze yaşayabilirsin. Ama köyde asla. Farklı olamazsın. Yalnız bir birey olamazsın. Hayatı cehenneme çevirirler sana.
Hasan Ali Toptaş. Hakkında çok olumlu değerlendirmeler duyduğum bir yazardı. Ama okumamıştım hiç. Tanışmış oldum. İyi ki okumuşum. Çok etkilendim. Yüreğine sağlık.

Ziya
Kenan
Binnaz Hanım
Kenan’ın köyü –Yazıköy
Silvan Jandarma
Suriye sınırı -Ceylanpınar

Kitaptan ;


İnsanın içini acıtan esmer bir sesle, asker ağam yoğurt ister misin, asker ağam yoğurt ister misin diye sorup duruyorlardı bu çocuklar.” / Sf : 206  (Silvan da)
 “Gördüğü hatalar yüzünden değil de, bu teğmen insanlara, insanlara neden dayak attığını anlamak için dayak atıyordu sanki.”/ Sf: 211
 “…kuralsızlığı örtmek için kurallardan daha kalın bir örtü bulamazsınız, hayatınız boyunca işte şimdi yaptığımız gibi yapacaksınız, yoksa toplum denen çok kıçlı ve çok başlı gardiyan canınızı fena yakar.” / Sf: 213
Komşu bölüğün bir komutanı var. Lakabı Kepuçuran. Aklına estiğinde hemen tabancasına davranıyor, gözüne kestirdiği askerin on beş yirmi adım uzağında duruyor ve ona kepinin siperini yukarı kaldırmasını emrediyor. Tahmin edeceğin gibi, sonra da tabancasını doğrultup tek kurşunla askerin başındaki kepi havaya uçuruyor. . Üstelik, zevkten dört köşe oluyorda sinir bozucu bir şekilde hakır hakır gülüyor. Sadece gülse amenna, aynı zamanda tabancasını sağa sola çevirip namlunun ucuna bile bakmadan gelişigüzel ateş etmeye başlıyor. / Sf: 216
İki kelle alınmış. (iki kaçakçı vurulmuş) Kelle alındığında da, bu başarıyı kutlamak için birkaç komutan bir araya gelip rakı içerler. Adetten midir bilemiyorum ama her defasında yapılır bu. Tabii, kelleyi hangi komutan almışsa ötekileri o davet eder. / sf: 217
 “Bu arada dikkat ettin mi bilmiyorum, teğmen öküz, bugün dayak atan komutan da hayvan diye bağırdı bana. Karargahtaki subay da it dedi. Bu fukaralar insanı yüce, hayvanı da aşağılık bir şey sanıyorlar.” / Sf: 223
Ziya kahırlı bir sesle; devasa bir değirmen, sivrisinek vızıltıları, bit kımıltıları ve silah sesleri eşliğinde dönüyor, dönerken de başında kepi mi var, poşusu mu var demeden insanları gürül gürül öğütüp duruyor işte. /sf:236
“Banyosu ve tuvaleti olamayan bu uyduruk binaları buraya diken ve bizi badem ağacına astığımız aynada traş olmaya mahkûm eden yarım akıllı heriflere de ben ne diyeyim bilmem ki? Müstahak mıyız bu sefaleti yaşamaya ha? Ayrıca, on üç aydır buradayım, bölükteki bütün karakollarda görev yaptım ve herkesle tanıştım ama bir tek zengin çocuğu görmedim ben, kitap çarpsın görmedim; gören bir Allah’ın kulu varsa, çıksın söylesin.”/ Sf: 247
 “Kitaba göre üç kere dur ihtarında bulunmak ve ancak ateş açılırsa karşılık vermek icap eder ama sen buna kulak asma hiç, burada kitapların sözü geçmez.” /Sf: 253

21 Haziran 2019 Cuma

BİR ÇÖKÜŞÜN ÖYKÜSÜ – STEFAN ZWEİG

1700 lü yıllar. Fransız Devrimi öncesi.
Madame de Prie. Paris’de Versailles Sarayı’nın gözdelerinden bir kadın. 
Kral 15. Louis dönemi .

Kral ın emriyle aniden sürgüne yollanan bir kadının bunalımı, yaşadığı duygu fırtınaları .
Şaşaa, ihtişam, iktidar yoksa hayatın ne anlamı var ki? kadının hayata bakışı bu. bütün zamanlarda insan çoğunluğunun bakışı böyle galiba.
Saraya tekrar geri dönebilmek için, destek olmaları için geçmişten tanıdığı tüm etkili insanlara, subaylara mektuplar yazıyor. Ama nafile. Bütün zamanlarda çok benzer olan insan halleri. Etkili yerlerde iken etrafında pervane olan insanlar, makamı kaybedince hemen ortadan kayboluyorlar..
Saraya dönemeyince kendini artık yaşamıyor sayıyor. Yaşayan bir ölü gibi görüyor kendini..