7 Aralık 2018 Cuma

BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU – STEFAN ZWEIG – Çeviri : AHMET CEMAL

Müthişti... Hüzünlendim... Duygulandım... 
Platonik bir aşk hikayesi. 
1920 li yılların Viyana' sında tek taraflı yaşanan bir aşkın hikayesi… 
kısacık bir kitaba koca bir dünya sığdırmak Zweig gibi büyük yazarların harcı herhalde.
Stefan Zweig i tuttum. Bütün kitaplarını okumalıyım.
Bir kadının, ta çocukluk yıllarında başlayan, komşusu olan bir erkek yazara beslediği büyük bir aşk. Zamanla bitmeyen azalmayan bir aşk. Yetişkinlik yıllarında da devam eden bu aşkını ne yazık ki ölüm döşeğindeyken yazdığı mektupla itiraf ediyor.
Kadının yazdığı bu mektup kitabın kendisini oluşturuyor.
Bir kadının kendi içinde tek başına yaşadığı bir aşk. Tinsel, delicesine, tutkulu.
Çevirmen Ahmet Cemal kitabın sonunda güzel bir değerlendirme yazısı yazmış.

Kitap adı: Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Orijinal adı: Brief Einer Unbekannten
Yazar: Stefan Zweig
Çeviri: Ahmet Cemal
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları / Modern Klasikler Dizisi
Sayfa: 68
Baskı: 2015
Tür: Roman

30 Kasım 2018 Cuma

YENİ BAŞLANGIÇLAR - Danielle Steel - Çevirmen: Esat Ören


Yazarın okuduğum ilk romanı. 
Kızımın kitaplığından aldım.  
Bir kadın yazarın dilinden, kadın gözüyle yaşam, aile, sevgi, aşk ..  
Mutlu evlilik, mutsuz evlilik, hayatın acıları ile başa çıkma, kendine ikinci bir şans vermek, hayatı sıfırlamak, yeni bir hayat kurmak, sil baştan yeni başlamak...
Arkadaşlık, dostluk,  aile içi ilişkiler, ilgili aile, ilgisiz aile, ergen çocuk - ebeveyn ilişkileri..

Hayatın zorluklarına, eşi veya sevgilisi tarafından terk edilme, yakınlarının ölümü, yaralanmaları gibi büyük acılara, felaketlere  göğüs geren, pes etmeyen insanlar. Yaşamaktan eğlenmekten başarmaktan vazgeçmeyen insanların ilham veren yaşam öyküleri…

Eşi ve çocukları ile aşk dolu sevgi dolu bir hayat yaşayan bir kadın. Aniden gelen korkunç bir trafik kazası sonucu eşini kaybediyor. Bekar bir anne olarak yaşamla baş etmesi gerektiğinin bilinciyle çocuklarını büyütmek için hayatını yeniden düzenliyor ve hemen birkaç gün sonra işine, hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Müthiş hayranlık verici geldi bana.

Meme kanseri ile savaşırken eşi tarafından terk edilme acısı da eklenen bir kadının pes etmeyerek yaşamaktan vazgeçmemesi. Tek başına meme kanserini yenmesi ardından aşk ile canlanması, hayat bulması, tekrar kadınlığını keşfetmesi..

Lily Thomas : 15-16 yaşlarında lise öğrencisi genç kız. okul derslerinde başarılı ve başarılı bir kayak sporcusu.
Bill Thomas : Lily nin babası. İşadamı, ilgili bir aile babası.
Jessie Matthews : Sinir cerrahı. Başarılı, çalışkan bir doktor, dört çocuk annesi, eş
Carole Anders : başarılı bir kilinik psikolog. Güzel bir kadın, eş.
Joe :  Bill in arkadaşı, işadamı

Dikkatimi çekenler ;
* Kayak merkezinde telesiyej kablosu kopuyor. İnsanlar ölüyor, yaralanıyor. Kimsenin aklından işletmenin bir ihmali var mı? diye geçmiyor. İşletmeye de, denetimleri yapan devlet kurumlarına da tereddütsüz bir güvenleri var. Ne kadar şanslı insanlar. Güven içinde yaşamak ne büyük nimet.
* ‘Çocuk 18 yaşına geldi. Hala çamaşırlarını annesi yıkıyor’. Bu duruma şaşırıyorlar. Tuhaf karşılıyorlar. Çocuklarını ne kadar güzel bir sorumluluk duygusu ile büyütüyorlar. İnsan hayran kalıyor. Lise çağlarında çocukların pek çoğu yaz tatilinde çalışıyorlar. Çocuk kamplarında danışmanlık, büro elemanı, yüzme öğretmenliği, v.s gibi işler..

Altı Çizilenler ;


                                

9 Kasım 2018 Cuma

FAHRENHEİT 451 – RAY BRADBURY

Ta 1950 li yıllarda yazılmış. Yazarın öngörüsü çok yüksek. Bravo valla.

Yazdığı distopya, ne yazık ki, ne hazindir ki biraz farklı bir şekilde de olsa yaşadığımız bu dönemde dünyanın pek çok ülkesinde gerçekleşme yolunda. 

Artık dünyanın pek çok ülkesinde cehalet, egemenliği ele geçiriyor. Edebiyattan, kültür sanattan, özgürlükten nefret eden/eder hale getirilen kitlelerin desteğiyle tabi ki. İnsan tarihinin nasıl bir dönemine denk geldik. Şansımıza bak. :)

Daha geçenlerde Brezilyada, insan haklarını, kadın haklarını aşağılayan, ırkçı, Hitler sevdalısı bir adam, yüzde 55 oy olarak başkan seçildi. Buna benzer adamlar dünyanın pek çok ülkesinde iktidara  geliyor artık. Hem de halkın büyük çoğunluğunun desteğiyle. 

Kitap okumayan, cahil/cahilleştirilen insanların beynini yıkamak kolaydır. Çoğunluğu böyle insanlardan oluşan bir toplumu da diktatörlerin yönetmesi kolay hale gelir. Kitapta anlatılan hikayede de kitap okumak, evde kitap bulundurmak en büyük suçlardan. İtfaiye teşkilatının en önemli görevi, kitapları yakmak. İnsanlar, duvarları dev ekranlarla kaplı evlerinde sadece televizyon izleyebilirler. İzledikleri yayınlar, haberler, diziler de tabi ki devlet/iktidar  kontrolünde yandaş yayınlar. Böylece insanlar düşünmeyen, sorgulamayan, beyni uyuşturulmuş varlıklar haline dönüştürülüyorlar. Bu sayede diktatörler/ oligarşi, iktidarını kolayca sürdürebilir hale geliyor.

Montag
Mildred
Yüzbaşı Beatty
Clarisse McClellan
Faber
Granger

Altı Çizilenler :

Mildred - “O benim için bir hiç; kitapları olmamalıydı. Onun sorumluluğuydu, bunu düşünmeliydi. Ondan nefret ediyorum. Senin kanına girdi ve şimdi bir bakacaksın ki sokaktayız, evimiz yok, işimiz yok, hiçbir şeyimiz yok.”
Montag - “Sen orada değildin, görmedin,” dedi Montag. “Bir kadının yanan bir evde kalmasına yol açtıklarına göre, kitaplarda bir şeyler olmalı… hayal edemeyeceğimiz bir şeyler; orada bir şeyler olmalı. İnsan bir hiç uğruna kalmaz.” / sf:72

Yüzbaşı Beatty - Hepimiz birbirimize benzemeliyiz. Anayasa’nın dediği gibi, herkes hür ve eşit doğmaz ama herkes eşit hale getirilir. Her insan diğer herkesin suretidir; o zaman herkes mutlu olur çünkü sinmelerine yol açacak, kendilerini kıyaslayacakları dağlar yoktur. Yani! Yandaki evde bulunan bir kitap, dolu bir tabancadır. Yak onu. Silahın mermisini al. Adamın zihnine zorla gir. Okumuş adamın hedefinin kim olacağını kim bilebilir? Ben mi? Onları bir dakika bile midem kaldırmaz. Böylece, sonunda tüm dünyadaki evler yangına dayanıklı hale getirildiğinde itfaiyecelerin eski işlerini yapmasına gerek kalmadı. Onlara bu yeni iş verildi… iç huzurumuzu koruma, aşağı olmaya karşı duyduğumuz anlaşılır ve haklı korkuya yönelik odağımızı koruma görevi verildi; resmi sansürcü, yargıç ve infazcı oldular.

Yüzbaşı Beatty -- Uygarlığımız öyle büyük ki azınlıklarımızın canını sıkamayız, ayaklanmalarına mahal vermeyiz. Bu ülkede en çok ne istiyoruz? İnsanlar mutlu olmak istiyor. Onları sürekli hareket halinde tutmuyor muyuz… onlara eğlence vermiyor muyuz? Hepimiz bunun için yaşıyoruz değil mi? Zevk için, heyecan için? Kültürümüzün bunları bol bol sağladığını da kabul etmelisin. / sf: 79-80

Yüzbaşı Beatty -- Bir insanın siyasi açıdan mutsuz olmasını istemiyorsan, bir meseleyi iki farklı açıdan sunma ki kaygılara kapılmasın; tek bir açıdan sun. Daha da iyisi, hiçbir açıdan sunma. Hükümet verimsizse, kadroları fazla şişkinse ve vergi manyağıysa, insanların onunla ilgili kaygı duymasındansa hükümetin bunların hepsi birden olması daha iyi. Huzur, Montag. İnsanlara en popüler şarkıların sözlerini, eyalet başkentlerinin isimlerini veya Iowa’da geçen sene ne kadar mısır yetiştiğini hatırlayarak kazanacakları yarışmalar vereceksin. Onları yanmaz verilerle dolduracaksın, “gerçekleri” boğazlarına tıkıştıracaksın, öyle ki kendilerini tıka basa doymuş ama onca veri sayesinde kesinlikle ‘zeki’ hissedecekler. O zaman düşündükleri hissine kapılırlar. Hareket etmedikleri halde hareket ediyormuş gibi hissederler. Ve mutlu olurlar, çünkü o türden gerçekler değişmez. Onlara bir şeyleri yorumlamaları için felsefe veya sosyoloji gibi kaygan zeminli şeyler vermeyeceksin. O yol melankoliye çıkar. /sf:82

Faber -- “Kitapların hindistancevizi veya yabancı bir diyardan gelen bir baharat gibi koktuğunu biliyor musun? Küçükken onları koklamaya bayılırdım. Tanrım, bir zamanlar öyle çok güzel kitap vardı ki… biz onları bırakmadan önce.” Ben gidişatı çok önceden gördüm. Bir  şey demedim. …. Kitapları itfaiyecileri kullanarak yakan sistemi sonunda kurduklarında da birkaç kez homurdandıktan sonra duruldum., çünkü artık benimle birlikte homurdanan veya bağıran kimse kalmamıştı. Şimdiyse çok geç.

Faber – …  Ama düşünmeye zamanımız oluyor mu? ya saatte yüz altmış kilometreyle araba sürüyorsun ve tehlikeden başka bir şey düşünemiyorsun ya da oyun oynuyorsun veya bir odada, dört duvarlı televizyon alıcısıyla oturuyorsun. Ki onunla tartışamasın. Neden? Televizyon alıcısı ‘gerçektir’. Anlıktır, boyutu vardır. Sana ne düşüneceğini söyler, bangır bangır kafana sokar. O haklı olmalıdır. Öyle haklı görünür ki. vardığı sonuçları sana öyle peş peşe söyler ki zihninin itiraz etmeye, ‘ne saçma’ demeye vakti olmaz. /sf:106

Granger – Dinlemezlerse beklememiz gerekecek. Kitapları çocuklarımıza sözlü olarak aktaracağız ve onların da başkalarına aktarmak için beklemelerine izin vereceğiz. Bu yöntem uygulanırken birçok şey yitirilecek tabii. ama insanları dinlemeye zorlayamazsın. Kendilerine uygun zamanda , ne olduğunu ve altlarındaki dünyanın havaya uçmasının sebebini merak ederek bizim gibi bakmaya başlamaları gerek. Şimdiki durum sonsuza dek süremez. / sf:180

3 Kasım 2018 Cumartesi

OYUNBAZ – Wulf Dorn


Müthiş bir gerilim. Nefes kesici. Psikolojik gerilim sevenler için çok güzel bir roman.

Bir yandan heyecan içinde katil kim acaba diye düşünürken öte yandan şizofreni, çoklu kişilik bozukluğu, ebeveynlerin çocukları kötü yetiştirmelerinin insan ruhunda ne kadar büyük yaralar açabildiği üzerine düşünüyorsunuz.

Jan Forstner – Dr. Psikiyatrist
Carla Weller – gazeteci –yazar
Volker Nowak – gazeteci
Felix Thanner – papaz
Stark –polis
Jana Hardner –

Kitaptan ;

İnsan, onlar gibi normal biri olduğunu başkalarına gösterebilmek için kendini gizlemek zorunda kalınca gerçeklik duygusunu kolaylıkla yitirebiliyordu.”

“Normal hayatlar süren normal insanların yaşadıkları, anormal yaratıklara yer olmayan dünyadan, üzerine kilit vurularak ayrı tutulmalıydı sanki.”

“Gözlemleyen kişi kontrolünü kaybetmezdi ve kontrolünü kaybetmeyen kişi her zaman çok önemli şahsiyetlermiş gibi ortalıkta dolaşan kibirlilerden çok daha üstün insanlar olurlardı.”

 “Siz hiçbir zaman karanlığa bakmadınız, yani gerçek anlamda bakmadınız. Orada bütün siyahların iç içe geçtikleri sanılır ama insan oraya ne kadar uzun bakarsa içinde o kadar çok şey görür.”

Kitabın Yazarı: Wulf Dorn
Orijinal Adı: Dunkler Wahn
Çeviren:  Regaip Minareci
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Kitap Türü:  Psikolojik, Gerilim, Korku
Yayınlandığı Yıl: 2014
Sayfa Sayısı: 384

21 Ekim 2018 Pazar

HAYAT İŞTE BÖYLE GEÇİP GİDİYOR – HASAN CEMAL


Kitabın sunuşunda, sevgili Hasan Cemal, şunu söylüyor ; “Bu kitapta kendimi anlatıyorum. Ama kendimi anlatırken, kendi kendimle kim bilir kaçıncı kez yüzleşirken yalnız dünü değil bugünü de yazıyorum. Çünkü bu alem memlekette geçmiş bir türlü geçmiş olamıyor, tarih bir türlü tarih olamıyor. Ve tarih her zaman paçamızdan çekmeye devam ediyor”

Sevgili Hasan Cemal in 13. kitabıymış bu kitap. Hayatını, ailesini, 50 yıllık gazetecilik serüvenini, Türkiyenin son 50 yılına damgasını vurmuş politikacılarını içtenlikle anlatıyor. Sanki karşısında oturmuş huşu içinde onu dinler gibi okudum. Su gibi aktı gitti.
Namuslu, vicdanlı, demokrat bir güzel insan, çok değerli bir gazeteci yazar sevgili Hasan Cemal. Her yazısını zevkle okuduğum, çok etkilendiğim bir yazar. Devleti yönetenlerin başdanışmanı olması gerekirken bir gazetede bile yazamaz hale getirildi. Çok yazık. Böyle değerli insanların kenara itilmesi ne büyük kayıp bu ülke için.



Altı Çizilenler ;

          “73 yaşındayım. 48 yıldır gazeteciyim. Hiç bu kadar mutsuz olmadım. Hukuk ve özgürlüğün hiç bu kadar ayaklar altına alındığına tanık olmadım.”

          “Kimse kaderiyle ölmüyor buralarda… Kaderinle ölmek buralarda lüks.”

          “Bitti mi yolculuk?”  “Daha bitmedi, çünkü tarih bir türlü tarih olamıyor bu memlekette…….Hep eksik bi’şeyler vardır hayatta.”

          “Ben gazeteciyim. Dünyanın ve Türkiye’nin hallerinden, güncel olandan bir türlü kopamıyorum. Sanki hep filmin sonunu görecekmişim gibi yaşamak benim hayat tarzım olmuş. Filmin sonu ne mi? Özgürlük, demokrasi, barış…Şu günlerde hepsi benim dünyama o kadar uzak ki…”
           “Babam, Cumhuriyet’e ilk kez geliyordu; 77 yaşındaydı, canı çok sıkkındı, iş arıyordu.
Babam hiç emeklilik yaşamadı. 1980’de 80 yaşında ölünceye kadar çalıştı. Almancasıyla yaptığı ticari çevirilerden, kendi deyişiyle mütercimlikten kazandı bütün hayatını. Bizleri büyüttü, yetiştirdi. Cemal Paşa’nın en büyük oğlunun kendi evi olmadı. Hep kirada oturduk."
           "Ölümünden birkaç yıl önce, 1977 olabilir, çat kapı gazeteye gelmişti. Hiç yapmadığı bir şeydi bu. Cağaloğlu’nda, Cumhuriyet gazetesi mutfağındaki sekreterlik, muhabirlik yıllarımdı. Şaşırmıştım. Gazeteye ilk defa geliyordu. Orta katta boş bir yazar odası bulup, çayla, kahveyle ağırlamaya çalışmıştım sevgili babamı. Canı çok sıkkındı. İş arıyordu. 77 yaşındaydı.
Karaköy’de bir iki yere girip çıkmıştı ama ona göre iş yoktu. “Beybaba, çalışmak için fazla yaşlısın!” demişlerdi. Bunu söylerken yüzüme bakamamıştı. Ben de çaresizliğimi içime akıtmıştım."
           "Cemal Paşa’nın, Tiflis’te öldürülmeden yaklaşık iki yıl önce oğlu Ahmet Cemal’e Kabil’den yazdığı son mektup da ;
“… Oğlum, sana ismimden başka miras kalacak hiçbir şeyim yoktur. Hiç beş paralık bir servete malik değilim…”
         “Babamın kaç ipi vardı hayatta; peki ya benim?
Babam Midilli’yi hiç gördü mü acaba, babası Cemal Paşa’nın 1872’de doğduğu bu güzel adayı? Ne bileyim, bir kadeh uzo parlattı mı Midilli’de?
Ne kadar da içine kapalı bir adamdı sevgili babam. Ben de ona benzedim galiba…
Babamın kaç ipi vardı hayatta?
Öğle vakti Midilli çarşısında buzlu uzosunu yudumlayan ihtiyarın acaba kaç ipi var hayatta? Peki ya benim? Siyaset… Futbol… Başka? Yoksa çok mu yoksulum?"
           “Annem ‘Cemal Paşa’nın gelini’ydi; belli etmezdi ama bundan hoşlanırdı”
Annem Ayşe Cemal’in bütün tahsili, Kadıköy’deki bir Fransız orta okulundan terkti. Arada bir çat pat Fransızca konuşmaktan hoşlanırdı.
Bu arada, Cemal Paşa ailesinin bazı fertleri tarafından kendisine bazen tepeden, biraz mavi kanlı edayla bakıldığını hisseder, canı sıkılır, fakat belli etmezdi.
Çok iyi bir ev kadınıydı. Hep kıt kanaat geçinmiş bir ailenin dar bütçesini idare edebilmişti. Babamın rakı sofrasını her zaman renkli kılmayı ve babamı erkek kardeşlerinin aksine evine bağlamayı başarmıştı.”